Sayamadım kaç ay oldu, Yaprak Dökümü dizisinin çilekeş ailesi sattıkları evlerinde sığıntı gibi oturmaya, evin yeni sahibi beye karşı kendilerini mahçup ve ezik hissetmeye devam ediyorlar.
Bu insanlar bu evden ne zaman çıkacaklar, yeteeer! diyorsanız cevabı şu: Hiçbir zaman! Asla!
Film veya dizi… Çekim yapmak pahalı bir iştir. Onca seti o eve kurduktan, onca bölüm çektikten sonra sanıyormusunuz ki buradan başka bir yere set taşınır? Besbelli ki senaristler binbir dereden çile getirip, çilekeş ailenin çilesine yeni çileler ekleyip ailenin ikametgah senetlerini aynı muhtardan çıkarmaya devam edecekler…
Posted 1 year, 4 months ago at 11:05 pm. Yorum Yaz
bir ara bütçe açığımızdaki önemli negatif kalemlerinden birini oluşturuyordu brezilya dizileri. köle izahura ile başlayan bir furyadır ki memleketimin vaktiyle var olan bütün TV kanalları alışveriş kuyruğuna girmiş, yeni kıtadan bu diyara bir sürü irili ufaklı dizi taşımışlardır. o zamanlar eyvallah dediğimiz bu süreç şu sıralar düşündükçe çok manasız geliyor. zira aşk-ı memnu diye bi diziyle müşerref oldum, hem de h. z. uşaklıgil’in ölümsüz eserinden.
bir kere herşeyden önce dizideki acayip isimler nedeniyle bir disorientasyon yaşadım ve “bir türk dizisi mi yoksa bir brezilya dizisi mi bu izlediğim” ile ilgili ilk şüpheye böylece düştüm. behlül, peykel, zühlül, keşkül vs vs. bunlar nasıl isim yahu. al mercedes’i vur peykel’e.
ikincisi dizide yaşanan olaylar, hiçbirşey yaşamadan birşey yaşıyormuş izlenimi vermek bir sanat eseri olsa işte onun sanat eseri bu dizi. tipik bir brezilya dizisindeki son derece yavaş bir “pace” ekseninde, dizi inanılmayacak kadar yavaş biçimde ilerliyor. tıpkı brezilya dizilerinde olduğu gibi dizinin o bölümünün varacağı noktayı biliyorsunuz daha dizinin başındayken, çünkü konu olarak alabileceği mesafe o kadar sınırlı ve başı sonu o kadar belli ki. sonunda da sizi yanıltmadan o noktaya varıyor, bölüm bitiyor.
son olarak da acayip, brezilya dizilerinin bile ötesine geçen bir statik negatif enerji, bir gerilim. dikkat ettim dizideki bütün planlarda, iki kişi konuşurken üçüncü bir kişi uzaktan uzağa ya onları dinliyor ya da onlara bakıyor. bu bir yöntem. konuşan kişilerin birinin mood’u yüksekken, konuşanlardan biri pozitif enerji doluyken diğeri her zaman negatif yükle dolu oluyor ve bu yöntemle de statik bir gerilim yaratılıyor. gerçekten çok ilginç.
bence brezilyalılar bu diziyi görseler bu işi bırakabilirler. bizdeki dizi sektörü almış yürümüş arkadaş. son olarak şunu belirtmek isterim ki H.Z.U resmen beyaz roman yazarıymış, okumamakla birşey kaybetmiyor demek ki insan.
Posted 1 year, 7 months ago at 8:29 pm. Yorum Yaz
sağım solum her yanım dizi. hemen hiçbirini seyretmeyi başaramıyorum; ama her nasılsa zap mucizesi sayesinde hepsinden haberdar olabiliyorum.
dün tv’de izlediğim bir röportaj esnasında, önemli bir dizi oyuncusu ya da yönetmeni olduğunu zannettiğim şahsiyet “Shakespeare günümüzde yaşasaydı mutlaka dizi yazardı” dedi ve haklıydı. Haklıydı çünkü:
1. Shakespeare yine parasız olurdu ve hayatını yazarak kazanması gerekirdi
2. Söz konusu ünlü dizi şahsının belirttiği üzere Shakespeare’in öykü anlatma isteği biçimin ötesine geçerdi
1 yeterince açık. 2 de açık; sağolsun dogma sinemacıları biçimin hareket alanının darlığı ve yaratıcılık arasında doğrusal orantı olabileceğini kanıtladılar, başka hiçbirşeyi kanıtlayamadılarsa da… dolayısıyla shakespeare’in sıkı bir dizi yazarı olacağına ben de inanıyorum.
bazen dizilerdeki belli detaylardan gerçekten keyif alıyorum. ama bütün olarak bir dizi en iyi ihtimalle canımı sıkıyor. birçoğumuz dizilerle yaşamaya (bir post travmatik teslim bayrağı belirteçidir) çoktan alıştı. dizi, modern gelir geçer tüketim kültürünün portatif ve mobil, tek yetkili anlatım aracı haline çoktan geldi bile. herkes al dizi ver dizi gül gibi geçinip gidiyor.
bende ise bi tuhaflık var sanırım, ya da bi çeşit idrak yolları tıkanıklığı, şu dizi müptelalığına bi türlü bulaşamadım. yine de dizilerle ilgili süper fikirlerim yok değil, aha onları da burada anlatmayı düşünmekteyimmmmm
Posted 1 year, 9 months ago at 4:17 am. 1 yorum